Hadi Asitanelioğlu

 

Tangoları

Müzik Sohbetleri

Toplum & Sanat

Geçmişten Kesitler

Sevgili Yakınlarım ve Dostlarım,

OdaTv’de 10 Aralık 2010 tarihinde Fazıl Say’ın çok güzel bir yazısı çıktı. Fazıl Say bu yazısını Murat Bardakçı’ya cevab olarak yazmıştı. Bu vesilesiyle ben de OdaTv’ye bir yorum gönderdim. Fazıl Say’ın bu güzel yazısını okurken hem onun her gün yenilenen başarıları, hem de müziğimizdeki gelişmeler hakkında bilgilerimiz tazelendi ve yeni şeyler öğrendik. OdaTV’de Fazıl Say’ın yazısı altında güzel yorumlar çıktı. Bu vesileyle ben de bir yorum göndermek, veya daha doğrusu fırsattan istifade bazı düşüncelerimi açıklamak istedim. OdaTV’de Yorumlar kısmında ‘Hadibey’ rümuzuyla yayımlandı ve yüzlerce yorum arasında yer aldı . Siz yakınlarıma ve dostlarıma aşağıya OdaTv’de çıkan benim yorumumu gönderiyorum. Müteakiben, illâ okumuş olmanızı arzu ettiğimden, Fazıl Say’ın o güzel yazısını koyuyorum.

İşte ‘Hadibey’ rümuzuyla OdaTV’de yayımlanan yorumum: Gene bazı ifadeler Fazıl Say’ı öfkelendirmiş, bir bakıma coşturmuş, bu vesileyle bizlere, şu yaşadığımız birkaç gün içinde bile, Türk müzisyenlerinin dünyamızda sergiledikleri etkinlikleri bir çırpıda anlatıvermiş. Müzik ve tüm güzel sanatlar alanında Atatürk, İnönü ve çalışma arkadaşlarının yaptıkları düzenlemelerin sonuçları her gün biraz daha büyüyerek, yücelerek yaşadığımız günlere ulaştı. Artık isimlerini kolaylıkla sayamayacağımız kadar, çok sesli müzik besteleyen müzisyenlerimiz var. Bunların arasında birçoğu senfonik orkestra ve koro için müzik yazabiliyor. Birçoğu yabancı ülkelerde seslendirilen çağdaş müzik eserleri üretiyor. Ne mutlu bize.

Diğer yandan üzüntülerimiz oluyor. Tüneller, köprüler, gökdelenler, alışveriş merkezleri yapıyoruz, ama opera binası, konser salonu yapamıyoruz, olanı da kapatıyoruz. Yöneticilerimiz müstakil bir opera binası düşünemiyorlar. Onun illâ başka etkinliklerin, alışveriş, eğlence merkezinin elhasıl başka bir bütünün içinde bir birim olmasını hayal ediyorlar. Dünyamızdaki örneklerini de göremiyorlar. Viyana’ya, Paris’e, Frankfurt’a, Milano’ya, Londra’ya, New_york’a, Moskova’ya, Prag’a … gitseler opera binalarına baksalar, bakmakla kalmasalar görseler bir fikir alacaklar. Aynı zamanda Opera binalarının, üniversiteler, büyük mimariyi temsil eden dini yapılar gibi şehrin merkezini oluşturduğunu da fark edecekler. Ne yazık ki, büyük mimarî yapısının yanında, bugünün çağdaş üniversite kampüsleri gibi kurulmuş olan Süleymaniye’mizin etrafı da bakımsızdır.

Yöneticilerimizin operaya giden, senfoni dinleyen, Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nu ve Kerem Operası’nı izlemiş kişilerden olmasını arzu ederdim. Geçen 26 Kasımda bir dostum Fazıl Say’ın İstanbul Senfonisinin linklerini göndermişti. 7 Bölüm senfoninin her bölümünün altına kısa yorumlar yazmıştım. Sonra dostlarıma bu kısa yorumların bileşimini gönderdim. Şimdi müsaadelerinizle aşağıda o yazımdan bazı kısımları buraya tekrar alıyorum: Bu ara önemli bir olay oldu. Fazıl Say’ın İstanbul Senfonisinin videoları da galiba bir hafta on gün önce YouTube’a girmiş. Dostum Yeşua Aroyo eksik olmasın hemen bana linkleri ulaştırdı. Onunla da kalmadı, program notlarını da gönderdi. Şimdi ben de sizlere bu videoyla ilgili yüzeysel düşüncelerimi yazıyorum. Yani bölüm bölüm analiz ve yorum yapmıyorum, genel ifadeler kullanıyorum. … Yorumdan ziyade içimdekileri açığa vuruyorum ...

İstanbul Senfonisini dinlerken Fazıl Say’ın bestecilikteki ustalığını, bir senfoni orkestrasının bütün seslerini beyninde duyarak koca orkestrayı dilediği şekilde ve rahatlıkla kullanabildiğini, kafasında oluşan müziği seslere kolaylıkla aktaran ve kafasındaki düşüncelerine uygun güzel müziği yaratabilen büyük bir kompozitör olduğunu bir kere daha anlıyoruz.

Fazıl Say deyince sadece dünyaca ünlü bir piyanisti algılamayacağız. O artık devamlı yaratan ve unutulmayacak olan besteciler arasına girdi. Yalnız onun birçok diğerlerinden farkı, yaşadığı toplumun dertleriyle de ilgilenmesidir. Bazıları toplum için doğar.
Müzik bilginleri daha başka yorumlar yapacaklardır. Bir müziksever ve dinleyici olarak ancak hayranlıklarımı sunuyorum.

Bir de onun değerinin bilinmesini isterim. Bu konuda medyamızın geride kalmasına çok üzülüyorum. ‘Müziğinizin aranjmanı kim yapıyor’ gibilerden sual soran, ‘siz de beni sinirlendirdiniz’ diyen röportajcılar var. Karşısındakinin kim olduğunu bilemiyor. Medya patronları, bu gibi üst düzey gerçek sanatçılarla röportaj yapacak kişileri, o sanat dalında ilerlemiş, ne sual soracağını bilen değerli uzmanlardan seçmelidir. ‘Hangi tarihte doğdunuz?’ diye lafa başlayan, ‘sizin için bilmem kim bilmem ne söylemiş’ diye konu açan röportajcı istemiyoruz artık. Konumuz sanat, sanattan bahis edeceğiz. Gerçekte bunu yapabilecek çok iyi yetişmiş yeteneklerimiz var. Ne mutlu bize artık çok iyi yetişmiş ve bizleri uluslar arası düzeyde gururlandıran müzisyenlerimiz ve bir Fazıl Say’ımız var.

Fazıl Say’ın OdaTV’deki o güzel yazısı: SİZ KİMİN DEFTERİNİ DÜRÜYORSUNUZ MURAT BEY?

Daha yeni turneden döndüm. Önce Almanya'da, sonra Cenevre ve Zürih'te tamamen dolu salonlarda konserler verdim. Münih'te, Süd Deutsche Zeitung gazetesinde çıkan eleştiride "Biz bugüne değin Münih kentinde böyle bir Çaykovski Konçertosu dinlememiştik, bambaşkaydı" yazıldı... Ama bu yazıları bile ertesi gün unutmaktayım. Hayat korkunç hızlı... Bu akşam evdeyim. Ender gördüğüm ve çok özlediğim kızım Kumru ile beraber film seyredeceğiz. Yeni biten solo keman bestemi ("Cleopatra") kopistime email olarak yollayacağım. Ve gecenin geç bir vakti de olsa, Nisan'da Berlin'de çalınacak olan yeni eserim "Alevi dedeler rakı masasında" üzerine çalışacağım... (Bu çok derin bir konudur, Arif Sağ'ın bana anlattığı bir gerçek olaydan yola çıkan bir eser.) Bugün evdeyim... Bu akşam İngiliz kemancı Priya Mitchell bugüne değin pek çok kez çalınan keman konçertomu ("Harem'de 1001 Gece"yi) Belgrad'da çalacak. Konseri dinlemeye bile gidemiyorum. Yine bu akşam, dostum ve değerli meslektaşım Hüseyin Sermet, Londra'da önemli bir konser verecek. Hüseyin, Ulvi Cemal Erkin'in öğrencisi idi. Ben, rahmetli hocalarımın konserlerime geldiğine inanmaya başladım. Fenmen.. Gündemir... Oradalar sanki. Salondalar. Kim bilir? Belki Erkin de öğrencisi Hüseyin'i dinlemeye gidecektir bu akşam? Ve yine bu akşam dünyanın kim bilir hangi şehrinde, İdil Biret, Gülsin Onay Resitaller veriyor olacaklar. Gülsin her konserinde Saygun çalar mutlaka. Bu akşam da vardır programda. Belki Etüdler. Belki Prelüdler... Bu akşam Colorado Eyaletinde bir evde, bir müziksever Güher Süher Pekinel kardeşlerin Poulenc CD'sini dinleyecek. Ama, Norveç’te, Çin'de, İtalya'da pek çok evde, pek çok müziksever aynı CD'yi dinliyor olacak. Erkin'in Saygun'un eserleri hiç aklınıza gelmeyecek ülkelerde, topluluklar tarafından seslendiriliyor olacak. Filipinlerde mesela, bir Yaylısazlar Quarteti Saygun çalıyor olabilir. Ya da Kore'de. Ya da Hollanda'da... Bu akşam Antalya Piyano Festivalinde yine büyük ustaların katıldığı bir konser var. Biletleri tamamen bitmiş. Ankara'da ve İzmir'de Orkestralar haftalık konserlerini bu akşam veriyorlar. Hepsi bu akşam. Bu akşam, İngiliz şef Howard Griffiths ile, "İSTANBUL SENFONİSİ"nin Mart 2011'de Moskova'daki seslendirilişi ile ilgili teknik detayları telefonla görüşeceğim. Yine bu akşam, Ankara'da bir Konservatuvar öğrencisi, verdiği sınıf resitalinde İlhan Baran'ın eserlerini çalıyor olacak. Genç bir sopranomuz bu akşam Berlin Operasında Mozart söylüyor olacak. Bir başka genç soprano ise, Milano'daki bir Şan Yarışmasında finale kalacak. Bu akşam. Bu akşam Safranbolu'da (Geçen ay NewYork'da dünya birincisi olmuş olan) Yaylısazlar Quartetimiz "Borusan Dörtlüsü", bir konser verecek. Konsere daha çok öğrenciler gelecek. Paris'te bir Türk Viyolonsel öğrencisi, arkadaşları ile ufak bir gruba çağdaş müzik konseri verecek. Eskişehir'de bir Müzikolog, Cemal Reşit Rey'in Orkestra eserleri üzerine yaptığı araştırmaya kafa patlatacak. Prag'da yaşayan bir Türk balerin, bu akşam kendisini sakatlayacak kadar çok çalıştığı için hüzünlere boğulacak. Mersin'deki bir balerin ise hayatının en iyi performansını bu akşam verecek. Bu akşam, Youtube'daki binlerce "Fazıl Say Videosu" tüm gezegende 250.000 kere tıklanacak. Ben ise, Kumru ile çizgi film seyrediyor olacağım. Muammer Sun bu akşam bir "Onur ödülü" alacak. Eve döndüğünde ise, müziğini yaptığı bir filme televizyonda rastlayacak... Bu akşam Türk Hava Yolları ile uçan 78.000 kişi, uçağın içinde Alnar'ın Kanun Konçertosu'ndan bir bölüm dinleyecek. Bu akşam Avangard bestecimiz İlhan Usmanbaş evinde eski dostları ile buluşacak. Evde "yeni müzikte ne yapılıyor?" konusu konuşulacak. Ve daha binlerce insan. Ve daha binlercesi. Bizim halk bunları takip etmez. Bilmez. Nerede ne var... Eğitim sistemini mahvettiler. Müzik dersi bile ne kadar aza indirildi. Medya da yazmaz bunları... TV? Unut gitsin... O zaman? Vuralım gebertelim...

Murat Bardakçı'nın "Türkiye'deki müzik inkılabı çatır çatır çöktü" dediği durum bu. Aslında yukarıda yazdığım gerçeklere bakarsak; Ben bir çökmüşlük göremiyorum. Siz görebiliyor musunuz? Ama konu burada bitmiyor; Asıl gerçek şu; Şu dönemde, Atatürk ve Cumhuriyet devrimleriyle ilgili karalayıcı konuşmak hayli kazançlı iş. Beni o kazanç ilgilendirmiyor. Beni müzik ilgilendiriyor! Murat Bardakçı'ya ise, "Daha da vur! Daha da vur!" denilir muhtemelen... O da vurur... Onlar hep vurdular. Biz evde çalışırken. Dünyanın bir yerlerindeyken.... Harcanırız... Güya... Sadece tek şey sormak lazım; Bu akşam bu insanlar çalışırken, siz niye kötü niyetle onların defterini dürmekteydiniz Murat Bey? Şu müzisyenlerden birisi, önünüze nota koysa, dinlerken sayfasını çeviremezsiniz, "kötü" dediğiniz müziklerin. "Islıkla çalabileceğim melodiler yok" derken dünyanın her hangi bir ülkesinde herkes gülerdi size... Stravinski'yi ıslıkla çalabilir misiniz? Schönberg'i? O zaman Saygun'u niye ıslıkla çalmak? Fazıl Say isterse 99.999 iyi eleştiri koysun önüne, bir yerde 1 kötü eleştiri çıktı mı, "Baaak, gördünüz mü, biz demiştik bu o kadar iyi değil diye" safsatası başlar. Ve altında 300 tane yorum. Güdümlü yorumlar. Hamasi. Kıskanç. Ve de çirkef... Gerçekler aslında yukarıda yazığım gibi. Bu akşam bu gezegende... Bu memleketin insanları, bu akşam... Yazıklar olsun!

Fazıl Say