Hadi Asitanelioğlu

 

Tangoları

Müzik Sohbetleri

Toplum & Sanat

Geçmişten Kesitler

Sacris Solemnis Based on Symphony 7: Allegretto by Ludwing van Beethove
Mete Uğur ve Leyla Demiriş / Il Trovatore Düet

Sevgili Yakınlarım ve Dostlarım,

Gönderdiğim iletilere karşı yankılar almam ve küçük de olsa bir düşünce ortamı doğmasını sağlamış olmam elbette beni memnun ediyor. Sizlere 9 Eylül'de gönderdiğim 7. Senfoninin Allegretto 2. bölümü de bazı iletişim arkadaşlarımızı bu müziğin etrafında dolaşmaya sevk etti. Dünyada bu Senfoninin bu bölümüne hayran olan milyonlar var ve bunun paralelinde de birçok yorumları yapılmış. Ama Koro şefimiz Yeşua Bey herkesin pek dinlemediği koral bir yorumunu yakalamış. Ben sizlere bu bölümü gönderirken kontrpuana, bir melodiye başka bir melodinin eşlik yapmasına harika bir müzikle örnek vermeyi amaçlıyordum. Bakınız senfoninin bu bölümünün koral yorumunda da iki melodi birbiriyle uyumlu olarak nasıl sarmaş dolaş oluyor. Böyle bir düzenlemede iki melodinin aynı gam, aynı tonalitede yürümesi, iki melodinin aynı perdedeki notalarının üst üste gelmemesi, her iki melodinin aynı akorlar tarafından desteklenebilir olması gerekir ve daha nice kurallar. Elhasıl öyle kafadan atma, rastgele yapılan bir iş değildir. Memleketimizde de insanlar konservatuar bitiriyor, kontrpuan öğreneceğim diye Avrupa’ya Amerika’ya gidiyor. Yeşua Bey'e teşekkür ediyor ve bu değişik ve güzel yorumu dinlemenizi öneriyorum.

Bir not: Birkaç gün önce gazetede Mete Uğur’un ölüm haberini okudum. Böyle bir şey hiç aklımdan geçmezdi, birden çok şaşırdım ve sarsıldım. Kendisini 1955’te Asmalı Mescit’te kurulan İstanbul Devlet Operası Stüdyosunda, Sabahattin Kalender’in solfej derslerinde tanımıştım. Grand Forté’nin şan derslerinde de yan yana dizilirdik. Ben askerden döndüğümde 1957’de İstanbul Devlet Operası Stüdyosu Taksim’de Taksim Apartmanı’nda çalışıyordu. O zaman Luther koro şefi, Momo şan hocasıydı. İkisi de beni eğitmeye çalışmıştı. O ortamda Mete’yi çok canlı ve neşeli bulmuştum. İhsan Ünlüer zaten en başta bu çalışmalara solist olarak kabul edilmişti. Asmalı Mescit stüdyosundaki çalışmalarda Sezer veya Sezgin isimli arkadaş tok sesi ve oturmuş vibratosuyla dikkatimi çekmişti. Taksim stüdyosunda Atilla Manizade farklıydı ve bir solisti. İstanbul Operası çeşitli safhalardan geçti. 1955’te İstanbul Devlet Operası şemsiyesi altında başlayan stüdyo çalışması, 1959’da Belediyeye bağlı olarak İstanbul Şehir Operasına dönüştü. Bütün kadroyu Aydın Gün seçti. Ben yeni atıldığım ticaret hayatıyla mecelleşiyor, provalara muntazaman gidemiyor, ortağıma Opera’ya çalışmaya gidiyorum demeğe utanıyordum. Bundan sonrasına devam edemedim ama aklım hep orada kaldı. Orada arkadaşlarımın oluşu her zaman beni gururlandırdı. İstanbul Şehir Operası Dram Tiyatrosunda 19 Mart 1960 tarihinde Tosca Operası ile açılışını yaptı. Opera radyodan yayımlandı, ben de teype kaydettim. İşte o günlerde Aydın Gün Mete Uğur’u sahneye koydu. Yanlış hatırlamıyorsam onu ilk olarak Puccini’nin Madam Butterfly ve Offenbach’ın Hoffmann’ın Masalları Operası gibi operalarda izlemeye başladık. Başarısı beni şaşırtmıştı. Aydın Gün bambaşka bir Mete Uğur oluşturmuştu. Bu hem Mete’nin hem Aydın Gün’ün başarısıydı. Daha sonra onu birçok operalarda izlemiştik. Sonraki yıllarda arkadaşlığımız ve görüşmemiz olmadı. Ama ben onu pek çok alkışladım.

İstanbul Şehir Operası sonra tekrar İstanbul Devlet Operası’na dönüştü ve 12 Nisan 1969’da, o zamanki adıyla İstanbul Kültür Sarayı’nda açılışını yaptı. 1971 sonlarında yangın çıktı. 1977de Atatürk Kültür Merkezi İsmiyle tekrar açıldı.

O yıllarda solda aşırılığa gitmek moda olmuştu. Çin’de klasik müzik plaklarını burjuva, kapitalist işi diye kırıyorlardı. Bizde de İstanbul Kültür Sarayı’nın camlarını kıranlar olmuştu. Yeni isim Atatürk Kültür Merkezi olarak seçilmişti. Böylece yeni opera binası Atamızın koruması altına alınmış oluyordu.

Hepinize sevgiler...